Mesnevi Sohbetleri
15/11/2009
15 Kasım 2009 Pazar günü 19.00'da Ali Emiri Kültür Merkezinde Mehmet Fatih Çıtlak tarafından gerçekleştirilen "Mesnevi Sohbetleri" isimli seminerin ses kaydını aşağıdaki adresten indirebilirsiniz.
İlber Ortaylı ile Tarih Yolculuğu
13/11/2009
12 Kasım 2009 Perşembe günü Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezinde Prof. Dr. İlber Ortaylı tarafından gerçekleştirilen "İlber Ortaylı ile Tarih Yolculuğu" isimli konferansın ses kaydını aşağıdaki adresten indirebilirsiniz.
http://rapidshare.com/files/306570026/Prof._Dr._Ilber_Ortayli_12.11_2009_Zahidan_E-Posta_Grubu.WMA
Dinliyormuş Gibi Yapanlardan Mısınız?
11/11/2009
Dinliyormuş Gibi Yapanlardan Mısınız?
Gözyaşları acıları unutturur mu bilmem ama insanı rahatlattığı bir gerçek… Bazen çığlık atmak isteriz. Bazen ağlamak. Fakat her şeye rağmen kontrollü davranmaya çalışırız. Kimi zaman gözyaşlarımızı içimize akıtır, birçok zaman çığlıklarımızı içimizde koparırız. Bu nedenledir sebepsiz hastalıklarımız..
Bazen de sadece anlaşılmak için dinlenilmek isteriz. Bizi anlayacağını sandığımız yakın arkadaşlarımıza açılmayı deneriz. Tecrübe etmeden önce nereden bilebilirsiniz ki, çevrenizdekileri önemsediğinizin eseri olan ufak ayrıntılarda bile arkadaşınızın hassasiyetlerini göz önünde bulundurmanızdan memnun gözüken, her derdini “Perihan abla” misali dinleyip, çözümler üretmeye çalıştığınız bu kimselerin berbat birer arkadaş bozuntusu olduklarıyla yüzleşeceğinizi?
O kadar meşgulüz ki, yanı başımızdakilere ayıracak zamanımız yok. O kadar kendimizle hem dem olmuşuz ki, en yakınımızdakilere bile fersah fersah uzağız. O kadar zamanımız değerli ki, başkalarının saatlerini küçük zevklerimiz için heba ettiğimizi fark edemiyoruz. Gereksiz tevazu cümleleri hariç kendimiz için birinci çoğul şahıs zamir ve eklerini kullanmanın dışında kısa sürelide olsa aynı mekânı paylaştığımız kimseler için kullanmayı aklımızdan bile geçirmiyoruz. Ortak bir amaç çerçevesinde mecburi bir toplanmanın nazarımızda duygusal bir karşılığı yok ki, bunun kelimelerle ve davranışlarla ifadesi mümkün olabilsin..Aynı ülkede, aynı şehirde, aynı mahallede, aynı binada, aynı iş yerinde, aynı okulda, hatta aynı evde birbirine yabancı bireyler olarak yaşıyor olmak gayet sıradan bir durum zamanımızda. Manevi olarak o kadar uzağız ki, maddi mesafeler ortadan kalkıp samimiymiş gibi gösterilen yakın alakalar bile aradaki mesafeleri yok etmeye yetmiyor maalesef!
Başkalarının hakkına riayet etmeden, devamlı anlaşılmayı, her haliyle kabul edilmeyi, her zaman haklı sayılmayı bekleyen bir yığın adam olamamış insancıklarla bir arada yaşama savaşı veriyoruz. Onlara boyun eğmek ile olunması gerektiği gibi davranmak arasında sürekli gelgit içerisinde kör topal ilerlemeye çalışıyor, bir yandan da omzunda ağlayacak, samimi insanların iyiden iyiye azaldığı gerçeğine alışmaya çabalıyoruz... Çünkü herkesin çok işi var. Kimsenin sözünüzü bölmeden birkaç dakikadan fazla dinliyormuş gibi yapmaya sabrı yok. Oysa yetişmesi gereken önemli randevuları, evde bekleyen yatalak bir yakını yahut peşinden ağlayan bir bebeği varmışçasına amaçsız olduğu kadar farazi ve bir o kadar nefsanî koşuşturmacaların içinde hareket ettiğini zannederek aynı dairenin içerisinde dönüp duran evcil bir deney faresi gibi ömür tüketiyorlar. Her gün 3-4 saat dizi izlemeye vakitleri var. Ama kendi zevkleri haricinde ihtiyaç duyduğunda ‘arkadaşım’ diye hitap ettikleri kimseler için ayıracak fazladan bir yarım saatleri bile yok. Bu insanların tipik özelliği midir bilinmez. Kendileri ve sorun olarak gözlerinde büyüttükleri dertleriyle devamlı şikâyet perdesinden konuştukları için, dikkatle takip ettiğinizde önceki konuşmalarından tek farkı kullandığı kelimelerin cümle içindeki yer değişimleri ve ana konuya geçen zaman içinde eklenen yeni hikâyecikler olduğunu fark ettiğiniz, çoğu zaman boş konuşmalarıyla toplumun dinleme mekanizmasında büyük ölçüde tahribat yaptıkları aşikâr bu kişiler, yokluğundan yakındığımız iyi dinleyicileri ne derece hak ediyorlar tartışılır elbette. Ama sanki herkes böyleymiş gibi davranmanın ne olursa olsun kabul edilebilir bir mazeret olmadığı herkesçe malumdur. Her kişi her hücresi ve her haliyle nev-i şahsına münhasırdır. Bunu bilince toplumun ekseriyetine bakarak alınan genel ve özel tavırlar sürü psikolojisine henüz kurban vermediğimiz kimseleri de kaybetmenin anahtarı olduğu meydandadır.
Varsın anlaşılmayacaksak gözyaşları her daim içimize aksın, çığlıklar içimizde kopsun. Belki de bu yağmurlar ve gök gürültüleri içimizde yemyeşil bir vaha bitirir. Hem zaten kıymet bilmeyenlere hak ettiğinden fazlası battal beden misali eğreti geliyor nasılsa..
Çok söz eşek yüküdür demiş Yunus Emre..Bir sürü boş lafı yan yana dizip, vakit katili olmak o derece feci bir durum ki, en güzel misali ; anlamayana insan olmayı anlatmaya çalışmaktır..Sözler hedefine hiç uğramadan ya atmosferde kaybolup gitmeye mahkum, yahut hiç hakketmediğiniz halde ziyadesiyle size geri yollanılıp içinizi acıtacak kadar anlamsızlaşır. Tüm uğraşılarınız boşunadır. Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? Hele de bilmediğini dahi bilmeyenden hayır umulur mu?
Susmak için bunca sebep varken, ne çok konuşuyor ve gönül hanesini viran ediyoruz.. Hiç düşündük mü? Haneleri viran edenlerden değil, mamur kılanlardan olmak duasıyla..
Zahide Başak
![]()
Bir Fotoğraflık Saltanat
31/10/2009
Bir Fotoğraflık Saltanat
80-100 sene önce çekilen eski fotoğraflara baktığımızda, kimi zaman tanışıklığımızın hiç olmadığı bu kimselerin gerek hal gerekte simaları yüzümüzde ince bir tebessüm bırakırken, bir yandan da bugün hissettiğimiz bu duyguları bir gün başkalarının da bizim fotoğraflarımız için hissedeceğini fark etmek çok dehşetli geliyor. Ne kadar yeni trendleri takip eden bir moda tutkunu olursanız olun, günün birinde belki de aile içerisinde çektirdiğiniz bir lakayt pozunuzla belki de kimi defa güldürmek amaçlı takındığınız tavırla, belki de kullandığınız bir aksesuarla hiç tanımadığınız insanların bir lahzalık eğlencesi oluvereceksiniz ister istemez..
Aile içinde kalıp yayılmayan fotoğraflarınız için evlatlarınız “Bizim peder sertti ama aynı zamanda mert adamdı “diyerek birkaç kelam edecek mutlaka ama, gün gelip bu dünyadaki tanıdıklarınızın ekseriyeti asıl yurtlarına geri döndükçe fotoğrafa bakıp anlık pozlamanın esiri halinize yorum yapan uzak akrabalarınız kalacak geriye..İnşallah en azından geçmişlerine rahmet okumaları gerektiğini unutmamışlardır da, sizden sonrakilere geçip gittiğinizi ve hiçbir zaman geri dönmeyeceğinizi hatırlatan bu kağıt parçasının ileriye dönük bir faydası olur sahibine..
Yaşarken kim ya da ne olursanız olun, en şık kıyafetleriniz içinde verdiğiniz çok etkileyici bir pozla sizden geriye kalan bir kaç kağıt parçası sayesinde bir fotoğraflık saltanatınız olacak Dünya gölgeliğinde bir süre duraklayıp yola devam ettiğinizi belgelemeye yarayan..Bir fotoğraflık saltanat işte hepsi bu.. Doğduk büyüdük, yaşıyoruz ama ne zaman gideceğimiz belli değil…Daha da fenası sevdiklerimizin bizi ne zaman öksüz bırakıp gideceği de belli değil..
Ölümün yaşamak kadar tabii bir durum olduğunu yeterince kabullenemediğimiz , fani dünyaya bağlarımızı kafi miktarda tutamadığımız için geleceğe yönelik endişelerimiz ve telaşlarımız çoğalıyor. Karşılaşma ihtimalimizin belki de hiç olmadığı büyük felaketleri düşünerek yaşadığımız anları kendimize zehir edebiliyoruz. Ya da ihtiyarlık günlerimizi göreceğimize dair herhangi bir garantimiz yokken, yaşlandığımızda yalnız kalma endişesiyle devamlı yeni bir aile olma koşuşturmacasının içine dalıveriyoruz. Kaybedilen eşlerin, çocukların, ebeveynlerin yerini yenileriyle doldurmaya çabalıyoruz yalnız öleceğimizi bile bile..
Yaşlandığında bakacak birileri olması için evlenen ve çocuk büyütenler, birisinin yeğenleri ve kardeşleri, diğerinin evlatlarından daha vefakar olduğu için, çocuksuzlar kadar belki de daha fazla yalnızlar.. Bu da gösteriyor ki, ne evlilik ne evlat bir hayat sigortası olabilir. Her şey sadece Hak rızası için olduğu zaman değerlidir. Başka amaçlar araya girdiği zaman ilahi lütuflar ve inayetler kesildiği için hesaplar çoğu zaman tersine dönebilir.
Günü bitirme telaşına düşmüş gibi birbirini kovalayan saniyeler, dakikalar, saatler neyin habercisidir? Biten bir gün diğer bir güne eklendiğinde sonra bir diğerine eklendiğinde çabucak geliveren hafta sonlarının mı? Yoksa biten birkaç hafta, biten bir ayın mı? Yoksa biten aylar ömrümüzden geçen yılların mı? Vaktin su misali çarçabuk ellerimizin arasından akıp gittiğinin delili değil midir aramızdan ayrılan sevdiklerimiz? Nasılsa yalnız kalacağız er ya da geç.. Zaman geçtikçe yalnızlaşan kişiliklere dönüşmek, en sonunda kıyasıya korkup hayatını yalnız sürmemeye programlı insanın sonunda yalnız başına öleceği ve ebediyete yalnız gideceği aşikârken bir an evvel bu yalnızlığa alışmak lazım değil mi sizce de ne dersiniz?
Ama yine de sevdikleriniz bol olduğu kadar uzun ömürlü de olsun..Ve lütfen onları fazla incitmeyin olur mu?
Zahide Başak
![]()
Muhyiddin Şekür'ün Konuşmasının Ses Kaydı
25/10/2009
23 Ekim 2009 Cuma günü saat: 16:30'da İsam Konferans salonunda gerçekleşen"Su Üstüne Yazı Yazmak" kitabının müellifi Muhyiddin Şekür'ün konuşmasının ses kaydını aşağıdaki adresten indirebilirsiniz.
Not: Konuşma dili ingilizcedir.
http://rapidshare.com/files/296985410/Muhyiddin_Sekur_23_Ekim_2009_Cuma_Zahidan_E-Posta_Grubu.WMA
Prof. Dr. Muhammed Avvame Hoca'nın Konuşması
18/10/2009
18 Ekim 2009 Pazar günü 15.00'de Prof. Dr. Muhammed Avvame Hoca'nın, Ali Emiri Kültür Merkezinde yaptığı konuşmanın ses kaydını aşağıdaki adresten indirebilirsiniz.
http://rapidshare.com/files/294722180/Prof._Dr._Muhammed_Avvame_Hoca_Zahidan_E-Posta_Grubu
'' Korkuluk '' // The End
12/10/2009Duygu yüklü, gerçek olamayacak kadar güzel, hüznün keyfe karıştığı, etkileyici ama hayal üstü bir animasyon...